“Öteki” ile birlikte yaşamak


5/1/2009 ·

Rıza Türmen'den güncel bir yazı;

           “Türkiye’de Farklı Olmak, Din ve Muhafazakârlık Ekseninde Ötekileştirilenler” başlıklı araştırmanın ortaya çıkardığı gerçek, özellikle Anadolu’da yaşayan ve laik bir yaşam biçimini seçmiş insanların, üzerlerinde dinsel-muhafazakâr çevrelerin baskısını hissetmeleri, ayrımcılığa maruz kalmaları. Araştırmayı yapanların izlenimi, “farklı kimlikte olanlara karşı uygulanan baskı ve ayrımcılığın, Anadolu kentlerinde AKP tarafından atanmış kadroların icraatları ve cemaatlerin faaliyetleriyle birleşip Türkiye’nin geleceği hakkında kaygı veren bir ortam yarattığıdır.”
Öte yandan, Türkiye’de, özellikle büyük kentlerde, İslamcı-muhafazakâr yaşam biçimini seçmiş olup da kendini baskı altında hissedenler olduğu da bir gerçek.
Sorun ayrı kimliklere sahip, ayrı dünyalara ait bu insanların, birlikte nasıl yaşayabilecekleri.

Anlamadan yaşamak
Bir dönem Türkiye’de, Alman düşünür Habermas’in ortaya attığı ”anayasal yurttaşlık” kavramı, birlikte yaşamanın sihirli formülü olarak görüldü. Buna göre, demokratik bir anayasada yazılı temel ilkelerin bütün yurttaşlar tarafından kabul edilmesi, o ülkedeki farklı kimliklere sahip insanların birlikte yaşamalarını sağlayacaktır. Böyle bir anayasal mutabakat gerekli bir önkoşul ama yeterli değil. Anayasal yurttaşlık birlikte var olmayı sağlayabilir ancak bireyler arasında iletişim kurmak bakımından yetersiz. Farklı kimliklere sahip bireyler, karşı karşıya durarak birbirlerine bakacaklar ancak aralarında hiçbir iletişim olmayacak. Birbirlerini anlamadan nasıl birlikte yaşayacaklar?

Temel, birey ve özne
Birlikte yaşamanın temel ekseni Türk insanının bağımsız, özgür birey, özne olmasından geçiyor. Yani Türk insanı cemaatsel bağlardan bağımsız olarak kendi yaşam öyküsünü belirleme yeteneğine sahip olmalı. Bunun gerçekleşmesi bireyin cemaatsel yaşamın dışına çıkmasına bağlı. Bu aynı zamanda Türk toplumunun modernleşmesi sorunu. Demokrasinin gelişmesi de bununla yakından ilgili. Türkiye’de insanlar dinsel ya da seküler cemaatler içinde yaşıyor. Her cemaatin kendi kodları var. Kendi cemaatinden olmayan “öteki” ile iletişimi yok. Bu tip toplumsal bir yapı, ister istemez bir kutuplaşmaya, sürekli bir gerginliğe yol açıyor. Bireyselleşen insan dinsel bir yaşam biçimi seçmekte özgür. Modern toplumlarda kamusal alan, farklı yaşam biçimlerinin bir arada bulunmasına olanak sağlıyor.

İnsanı sevmekSonraki aşama olarak, bireyin, “öteki”ni de birey olarak kabul etmesi, tanıması, onunla iletişim kurması gerekli. Fransız düşünür Levinas’a göre, etik düşünce, kendini “öteki”ne karşı tanımlamakla, kendi varlığını aşarak “öteki”nin bilincinde olmakla başlar. “Öteki”ni belirleyen şey, yüzü. Ancak yüzünü gördüğü “Öteki” ile iletişim kurmak olanağı var. İletişim bireyler arasındaki farklılığı ortadan kaldırmaz. Tersine, farklılığı korur. “Öteki”ni tanımak, kabul etmek, kendini aşarak “Öteki”ne ulaşmak demek. Bir karşılık beklemeden “Öteki”ne karşı kendini sorumlu görmek demek. Levinas’ın düşüncesi, bireyselliğin getirdiği bencilliği önlemek açısından da önem taşıyor. Yüzünü gördüğünüz insanı, sadece insan olduğu için sevmeyi, ona karşı sorumluluk duymayı öngörüyor.

Nasıl bir Türkiye?
Ekonomik gelişmenin, kentleşmenin, bireyselleşmeyi de birlikte getireceğini düşünüyorum. Ancak bu konuda devlete düşen görevler de var. Cemaatselleşmeyi değil, bireyselleşmeyi teşvik edici politikalar izlemek, bireyselleşme ve bireyler arasındaki iletişime kurumsal destek vermek gibi. Bütün bunlar, bireyin özgürlüğünü temel alan ve kültürel farklılığa yer açan bir demokrasi anlayışını gerektiriyor.
“Öteki”ni kabul eden ve onunla iletişim kuran bir kültürün yerleşmesi büyük ölçüde eğitim sistemine bağlı. İlkokuldan başlayarak eğitime yepyeni bir bakış açısı, ve buna göre eğitilmiş öğretmenlere ihtiyaç var.
Nasıl bir Türkiye’de yaşamak istiyoruz? “Öteki”ne saygılı bir Türkiye’de mi, yoksa “Öteki”ni zorla “biz”leştirmeye çalışan, olmazsa onları ortadan kaldırmak isteyen bir Türkiye de mi?

 

Yorum (yok) Yorum yaz!

GÖKÇEK GİDİCİ Mİ?


25/12/2008 ·

ERHAN GÖKSEL'DEN ŞOK İDDİA

Strateji uzmanı Erhan Göksel’den yeni bir iddia daha…

 

Erhan Göksel Odatv.com mikrofonlarına konuştu.

 

Star Tv’de canlı yayımlanan Kemal Kılıçdaroğlu ile Melih Gökçek tartışmasından sonra AKP ve Başbakan Erdoğan cephesinde Melih Gökçek’in durumu nasıl karşılandı?

 

Acaba Melih Gökçek yeniden Ankara Büyükşehir Belediye başkan adayı olacak mı?

 

Erhan Göksel'in özellikle dikkat çektiği hususlar şunlardı:

 

 

1-Melih Gökçek çok yıprandı ve haliyle ekibi de yoruldu.

2-Melih Gökçek sola yönelik saldırılarılya solun Karayalçın'da birleşmesini sağladı.

3-Melih Gökçek MHP'ye savaş açtığı için MHP oylarını kaybetti.

4-Melih Gökçek'in Karayalçın'ı Kürtçülükle suçlaması Türkiye genelinde AKP'ye oy veren Kürtlerin AKP'den uzaklaşmasını sağladı.

5-Başbakan Erdoğan Melih Gökçek'in adaylığı konusunda ne düşünüyor?

6-Turgut Altınok ile olan kavgası Keçiören belediye başkanın sevenlerinin büyük şehirde Melih Gökçek'e oy vermeyecek olanlar yüzünden AKP oylarını geriletti.

 

Odatv.com

 

 

“Dün gece Melih Bey, çok kötü bir performans gösterdi.

 Aslında Kemal Bey, Melih beyin agresif tavrı nedeniyle konuya hakimiyetini kaybetti. En azından gaz sayaçlarında. Melih Bey “63 euroya aldım” diyor. Kemal Bey de “300 dolar” diyor. Oradaki hassas nokta, Melih Bey gerçekten 63 euroya almış ama 300 dolara satıyor. Mesele fahiş fiyatla halka satılıyor olmasıydı. Kemal Bey o hassasiyeti kaçırdı.

 

Bunu niye söylüyorum?

Bazı konularda Melih Bey çok paniğe kapılmış. Adeta Kemal Bey’in açıklamalarını sabote etmeye çalışan, susturmaya çalışan, korktuğu bir şey varmış gibi terleyerek, sıkılarak ki, Kemal Bey de terlemesi konusunda “bir mendil verin” diye ilginç bir espri yaptı. Bunu da göz önüne alın. Gerçekte Melih Bey’in bu agresif tavrı olmasaydı, Melih Bey bu işten yara almaz, Kemal Bey çok puan kazanmazdı. Melih Bey’in Uğur Dündar’la devamlı polemiği, konuşmayı adeta sabote etmeye çalışması; izleyenler açısından müthiş olumsuz bir imaj çizdi.

 

Bir “King-Maker” olarak konuşuyorum.

Gerçeklerin ne olduğunun hiç önemi yoktur. Kamuoyu, algıladığı imajı değerlendirir. İmaj, Melih Gökçek’in saklayacak bir şeyleri var; Kemal Kılıçdaroğlu’nu konuşturmuyor gibi bir hava oluşturdu. Zaten dün 21:41’de Haber 7 ve Kanal 7’nin sitelerinde - yani hükümetin en büyük yayın grubunun sitelerinde - derhal bir başyazı çıktı. Melih Bey’in aday yapılmayacağını. Bu tartışmayla parti içi dengelerin değiştiğini, Melih Bey’in aleyhine döndüğü ama Turgut Altınok’un da yapılmayacağını ve ilginçtir bu bugün gerek cemaatin sitelerinde gerek hükümete yakın bütün sitelerin bir çoğunda benzer şekilde haberlere yol açtı. Zaten iki üç gündür, Ses Tv’nin sahibi kim diye Cafe Siyaset sitesi - ki o da Albayraklar’ındır - sorguluyordu. Şimdi görünen şu ki Melih Bey’in parti içi dengelerinde sorunu var. Ancak Melih Bey bir siyasi güçtür. Onu ben aday yapmıyorum” demek kolay değildir. Tayyip Bey, üç büyükşehir  belediye başkanını açıkladıktan birkaç saat sonra Konya’da, bugün basında yer almayan bir açıklamayı yaptı. O açıklamada; “Ankara, İstanbul, İzmir’i ben belirlemeyeceğim, partim belirleyecek, merkez karar belirleyecek” dedi. Eğer Melih Gökçek’i belirleyecek olsaydı, Tayyip Bey zaten kimseye sormadan açıklardı. “Melih Gökçek’i ben belirlemedim” demenin külfetini üstünden atarak partiye yıkıyor demektir.

 

Melih Bey’i eğer Merkez Kararı Yürütme Kurulu oylayacaksa, adaylığı imkansız gibi. Melih Bey’in özellikle PKK ile ilgili Karayalçın’a söyledikleri lafların AKP içindeki Kürtleri çok rencide ettiğini duyuyorum.

 

AKP içindeki Kürt ağırlıklı milletvekillerinin ve MHP ağırlıklı milletvekillerinin 22 Temmuzdan beri MHP aleyhinde çok fazla konuşan, oysa ki Ankara’da seçilmesini ve oy yüksekliğini ve yüksekliğini MHP’nin oylarını da kendi oylarına katmasında yakalayan Gökçek’in çok ciddi bir açmaza girdiğinin göstergesi.

 

Özetle;  Tayyip Bey eğer parti meclisine seçtirirse, Melih Gökçek seçilemez. Tayyip Bey’in, Ankara, İstanbul, İzmir’i açıklamamasının Melih Bey’le ilgili olduğunu düşünüyorum ve Melih Bey’in üstünün çizildiğini düşünüyorum.

 

İkinci ve üçüncü bir argüman daha söyleyeyim; AKP’nin yani İçişleri Bakanının şirketi olan ANAR ın bir anketi sızdı basına. Şimdi bu anket gerçekte AKP’nin aleyhlerine olsaydı  sızdırmazdı. Ankette; AKP’nin oylarıyla, Karayalçın’ ın oyları arasında beş puan kaldı, Melih Gökçek 40, Karayalçın 35 diye bir sonuç çıkmış. Şimdi bu anket Melih Gökçek’in Karayalçın’a karşı yenileceğinin ifadesidir. AK Partinin, kamuoyu ve parti tabanı Melih Gökçek dışında bir adaya hazırlamak için medyaya sızdırıldığını düşünüyorum. Siyasette, Melih Gökçek gibi bir siyasi gücü, bir miti, “Ben aday yapmıyorum” demek siyasetin doğası gereği mümkün değildir. Kamuoyuna, AKP seçmenine bunun mesajını vermek lazım. AKP, Kemal Kılıçdaroğlu’nun ve Karayalçın’ın adaylık sürecini, Melih Gökçek’in aleyhine bir argüman olarak kullanmak için vesile yarattı. Melih Gökçek’in aday olmamasının alt yapısını hazırladılar. AKP’ye oy veren seçmen de buna hazırlanıyor diye düşünüyorum.

 

Melih Bey’in bir büyük hatası daha oldu.

 

AKP’yi çok rahatsız eden, hükümet katında -benim bilgilerime göre- tartışılan; bugüne kadar Ankara’da sol hiç birleşememişti, Karayalçın adını ilk zikreden Melih Gökçek’in kendisi oldu. Kendi adaylığını garanti altına almak için, Karayalçın’ın adını ortaya attı. Biz Karayalçın’ın aday olacağını ilk önce Melih Gökçek’in kendisinden duyduk. Karayalçın’dan duymadık. Melih Bey, hatalı politikalarıyla, Ankara’daki bütün solu birleştirdi. Bugüne kadar Melih Bey kimle yarıştıysa, sol parçalıydı Ankara’da. Şimdi ilk defa DSP dahil, ÖDP dahil bütün Sol, Melih Gökçek’e karşı düşmanlık duygularıyla birleşerek Karayalçın’ı destekleyeceğim dedi. Bu da AKP’yi çok rahatsız etti.

 

Melih Gökçek aday olursa AKP, Ankara’da MHP oylarını kaybedecek; Türkiye’de de Kürt  vatandaşlarının oylarını kaybedecek.

 

Bana göre Melih Bey Ankara’daki en zayıf adaydır, objektif olarak değerlendirirsem. Kişisel fikrim de o. Melih Bey’le AKP seçmeninde  uçakların “metal yorgunluğu” gibi “seçmen yorgunluğu” oluşmuştur. Melih Bey’in, bundan sonra Ankara’daki kendi taraftarlarının, yani 15 yıldır onun uğrunda savaş veren tüfekçilerinin, seçmenlerinin, ekibinin büyük bir yorgunluğu vardır. Bu süreç gösteriyor ki, Melih Bey bu süreci kolay götüremeyecektir. Artı; Melih Bey’in adaylığı Turgut Altınok’un da yeterli performansı göstermemesini sağlayacaktır. Kulislerden gelen duyumum, Turgut Altınok’un da; “Melih Gökçek de ben de olmayayım” diye Tayyip Erdoğan’a açık çek verdiği yolundadır. Bana bütün bunların hepsi mantıklı geliyor.

 

Son cümlem özetle; 

 

Tayyip Erdoğan, Melih Gökçek’i aday yapmayı düşünseydi, çoktan yapardı. Bugüne kadar yapmamaların gerekçeleri, kamuoyuna ve halka açıklamanın alt yapısını oluşturuyor çünkü. Tayyip Erdoğan iyi bir siyasetçidir. Melih Bey kendisini kendi eliyle torbaya sokmuştur. Kemal Kılıçdaroğlu balonunu patlatacağım diye yola çıkıp, kendi balonunu patlattı. Kendi balonu - imaj anlamında söylüyorum- tavrı nedeniyle kamuoyunda “çok korkan, ürken, açıkları olan bir adam imajı çizdi. Gerçekler önemli değildir, imaj önemlidir. İmaj olarak yenilmiştir Melih Bey. Bunları söyleyebilirim.”

 

18 Aralık 2008

Yorum (yok) Yorum yaz!

GARİPLER


24/12/2008 · Kategori: Politics Life News Music Family Photography Religion Personal Art Poetry Thoughts Entertainment Travel Culture Books Random Food Media Friends Events Movies Writing Love Video Humor Economy Business Photos Sports Philosophy Blogging Education Barack Obama

 

Edebiyatta Garip Akımı, Garip Akımı Şairleri

Türk Edebiyatında 1940'lara gelindiğinde, biçim açısından serbest şiirin tutkusu tamdır. Heceyi, hemen hemen yalnızca Behçet Kemal Çağlar sürdürmekte; Ahmet Kutsi Tecer, Ülkü dergisi çevresinde halk şiiri geleneğinin yaygınlaşmasına
çalışmaktadır. Ahmet Muhip Dıranas, Cahit Sıtkı Tarancı, Cahit Külebi gibi değişik çizgilerdeki ozanlar da serbest şiirler yazmaktadırlar. Sonradan Birinci Yeni olarak adlandırılacak Garip akımı bu ortamda doğar.

Eski şiire tepki olan Garip akımı üç ozanın adına bağlanır: Orhan Veli Kanık, Oktay Rifat, Melih Cevdet Anday. Üç arkadaş Varlık dergisinde ölçüsüz, uyaksız, şairanelikten uzak yeni bir şiir akımı başlatır (1936), Bu yoldaki şiirlerini Garip adlı bir kitapta toplarlar (1911). Garipçiler adıyla anılmalarının nedeni de budur. Yeni akımı özellikle Nurullah Ataç destekler. Garip akımı birçok genç izleyici bulduğu gibi, dönemin ünlü ozanlarını da etkiler. Orhan Veli’nin yazdığı “Garip” önsözü bir bakıma bu yeni şiir deviniminin bildirisidir. Ama üç ozanın birlikteliği uzun sürmez. Kitabın ikinci basımı yalnız Orhan Veli’nin şiirleriyle yayımlanır (1945). Ayrıca Orhan Veli, kitabına “Garip İçin” başlıklı ikinci bir önsöz eklemek gereğini duyar. Nitekim Garip devinimi sonraları, gerek bu nedenle, ama asıl Melih Cevdet ve Oktay Rifat’ı şiiri ayrı bir çizgide sürdürmeleri sonucu Orhan Veli’nin adına bağlanmıştır.

Garip Akımı;

1-Vezin ve kafiyeye karşı çıkmışlardır.
2-Günlük konuşma dilini şiire uygulamaya çalışmışlardır.
3-Mecaza,süse ve suniliğe karşı çıkıp;yalnızlığa önem verdiler.
4-Halk şiirinin anlatım ve deneyimlerinden faydalandılar.
5-O güne kadar şiirimizde kullanılmayan bir takım sözcükleri kullandılar.
6-Sıradan insanlar şiire konu olmuştur.
7-Yaşama sevinçlerini fazlasıyla şiire yansıtmışlardır.
8-Kaynağını batı şiirinden alan Garip akımı eskiye ait olan her şeyin karşısında
olup özellikle şairane söyleyişin karşısında olmuşlardır.
9-Şiirde söz ve anlam oyunları bırakılmıştır.

 

Garip akımı, gerek ilk yıllarında, gerekse sonraları, değişik sanat anlayışlarına bağlı olanlarca değişik biçimlerde değerlendirilmiştir. Geleneğe bağlı olanlar, Orhan Veli ve arkadaşlarını şiiri ayağa düşürmekle suçlarken; toplumcular, Garipçileri, toplumcu şiiri engelleyen, yozlaştırmayı amaçlayan ve küçük burjuva duyarlığını geliştirmeye çalışan bir devinimin başlatıcısı olarak gördüler. Yazın tarihçileri ise, Garip akımını genellikle yeni şiirin başlangıcı saydılar.

Bugün de bu tutumların pek değiştiği söylenemez. Ama nesnel bir değerlendirmeyle, Garip deviniminin Türk şiirinin gelişim sürecinde önemlice bir yeri olduğunu söylemek gerekmektedir. Orhan Veli ve arkadaşlarının “serbest nazım” anlayışıyla şiirler yazmaları, bu alanda en çok Nurullah Ataç’tan destek görmeleri sanatın siyasal dışı tutulması eğiliminin iktidarca da desteklenmesi sonucudur. Türk şiiri yeni biçim ve söyleyiş olanaklarıyla zenginleştirilmiş, sokaktaki insanın duyarlılığına açılmıştır.

 

Orhan Veli Kanık (1914- 1950)

13 Nisan 1914’te İstanbul’da doğdu. 14 Kasım 1950’de yine İstanbul’da yaşamını yitirdi. Cumhurbaşkanlığı Armoni Orkestrası şefi Veli Kanık'ın oğlu. Galatasaray Lisesi'nde başladığı eğitimini, babasının tayini nedeniyle Ankara'da tamamladı. 1933'te Ankara Gazi Lisesi'nden mezun oldu. Bir süre İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'ne devam etti. Bitirmeden ayrıldı. 1936'da Ankara'da PTT Genel Müdürlüğü'nde çalıştı. 1945'te Milli Eğitim Bakanlığı Tercüme Bürosu'na girdi. 1947'de bu görevden ayrılıp yaşamını yazarlık ve çevirmenlikle kazanmaya başladı. Mehmet Ali Aybar'ın çıkardığı "Hür" ve "Zincirli Hürriyet" gazetelerinde eleştiriler, 1948'de Ulus gazetesinde "Yolcu Notları" başlığıyla yazılar yazdı. 1 Ocak 1949’da yayınlamaya başladığı "Yaprak" dergisini 15 Haziran 1950’ye değin 28 sayı çıkardı. Ankara’da belediyenin açtığı bir çukura düşüp yaralandı. 4 gün sonra İstanbul'da bir dostunun evinde rahatsızlandı. Kaldırıldığı Cerrahpaşa Hastanesi'nde beyin kanaması sonucu yaşamını yitirdi. Rumelihisarı'ndaki Aşiyan Mezarlığı'nda toprağa verildi. 1 Şubat 1951'de anısına tek sayfalık "Son Yaprak" isimli bir degi çıkarıldı.

İlk şiirleri 1936'da Varlık dergisinde yayınlandı. Aruzu çok iyi bilen, hece şiirinin özelliklerini kavramış, çocukluk anılarını, aşk, özlem temalarını, uç bir duyarlılığa götüren genç bir şair olarak tanındı. Ahmet Muhip Dıranas, Ahmet Hamdi Tanpınar ve Fransız simgeci şairlerden izler taşıyan ölçü ve uyağın çok iyi kullanıldığı, müzik öğelerinin belirgin olduğu şiirler yazdı. Asıl ününü çocukluk arkadaşları Oktay Rifat ve Melih Cevdet Anday'la birlikte 1941'de yayınladıkları "Garip" isimli kitabın adını taşıyan şiir akımını başlatarak kazandı. Garip'in Orhan Veli'nin yazdığı önsözünde, "hece ölçüsü ve uyağın şiiri yozlaştırdığı" savunuluyor, "şiirin insanın beş duyusuna değil, beynine seslenen bir söz sanatı olduğu" belirtiliyordu. "Şiire, egemen sınıfların beğenilerinin sonucu yerleşen kalıplaşmış öğeler kaldırılmalı, şairaneliğe son verilmeli ve şiir toplumun çoğunluğuna seslenmeliydi. Bu amaç da ancak yeni yollar ve yeni araçlarla gerçekleştirilebilirdi." Orhan Veli ve arkadaşlarının Türk edebiyatında "Birinci Yeni" diye de adlandırılan bu çıkışları, şiirdeki sözcük hiyerarşisini ve parıltılı sözcüklerin egemenliğini yıktı. Sokaktaki insanı ön plana çıkardı, biçim şiirin kalıbıyken kendisi haline geldi. Yaprak dergisi döneminde şiirde yeni eğilimler içine giren Orhan Veli, şaşırtıcılıktan, yadırgatıcılıktan uzaklaşırken, duygular, yaşama sevinci, gündelik yaşamın ve sokaktaki insanların sorunlarına ağırlık vermeye başladı. Durmadan araştırmalar yaparak, yeni denemelerle şiirini sürekli ileri götürmeye çalıştı. Moliere, Gogol, Sartre gibi yazarlardan çeviriler yaptı, eleştiri ve öyküler yazdı. Nasrettin Hoca fıkralarını şiirleştirip "Nasrettin Hoca Hikayeleri" kitabında topladı.

ESERLERİ

ŞİİR

DÜZ YAZI:

 

Oktay Rifat HOROZCU (1914-1988)

10 Haziran 1914’te Trabzon’da doğdu. 18 Nisan 1988’de İstanbul’da yaşamını yitirdi. 1936'da Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Maliye Bakanlığı'nca gönderildiği Paris’te siyasal bilgiler fakültesinde 3 yıl öğrenim gördü. 2'nci Dünya Savaşı'nın başlaması nedeniyle 1940'ta eğitimini tamamlayamadan yurda döndü. Maliye Bakanlığı’nda, ardından Matbuat Umum Müdürlüğü'nde çalıştı. Ankara ve İstanbul'da serbest avukatlık yaptı. 1955’te İstanbul’a yerleşti. 1973'te Devlet Demir Yolları’ndan emekli oldu. İlk şiiri 1936'da Varlık dergisinde yayınlandı. Orhan Veli Kanık ve Melih Cevdet Anday ile Varlık dergisinde başlattıkları atılım "Garip" adı verilen şiir akımının doğmasına neden oldu. İlk şiirlerinde, diğer arkadaşları gibi, kentte yaşayan insanların günlük yaşamlarını işledi. Etkileyici gücünü şaşırtıcı buluşlardan, alay ve yergiden alan, dili yalın, 4-5 dizelik şiirler yazdı. 1944'ten sonra Aile, Yaprak, Yeditepe, Yeni Dergi gibi dergilerde yayınlanan şiirleriyle etkili oldu. "Yaşayıp Ölmek ve Avarelik Üstüne Şiirler" kitabında bir yandan Garip çizgisini sürdürürken bir yandan geleneksel biçimler denedi. Yarım ve tam uyaklar kullandığı bu dönem şiirlerinde halk şiiri geleneğini geliştirmeye çalıştı. Şiirinin üçüncü evresinde toplumsal sorunları konu alan şiirlere ağırlık verdi. Halk deyişlerinden yararlanarak alaya, yergiye dayalı şiirler yazdı. "Aşağı Yukarı" ve "Karga ile Tilki" kitaplarında özgür bir söyleyişe ulaştı. Yer yer düzyazıya hatta senaryoya yaklaşan uzun şiirlerinde yeresel ağızlardan argoya kadar konuşma dilinin değişik ve zengin olanaklarını kullandı. 1960'lara doğru giderek soyutlaşan bir şiire yöneldi. Yoğun düşünce ve duyarlılıkla geleneksel ölçülere benzer biçimlerde işlenmiş ürünler verdi. Çağdaş sanatın gelişmelirini ve sorunlarını ele alan yazılar, şiir çevirileri, oyunlar ve oyun çevirileri yayınladı.

ESERLERİ

 

ROMAN:
Bir Kadının Penceresinden 1976
Danaburnu 1980
Bay Lear 1982

OYUN:
Birtakım İnsanlar 1961
Kadınlar Arasında 1966
Yağmur Sıkıntısı, Toplu Oyunlar 1988

ÖDÜLLERİ

1955 Yeditepe Şiir Ödülü Karga ile Tilki kitabıyla
1970 Türk Dil Kurumu Şiir Ödülü Şiirler kitabıyla
1980 Sedat Simavi Vakfı Edebiyat Ödülü Bir Cigara İçimi kitabıyla
1981 Madaralı Roman Ödülü Danaburnu romanıyla
1984 Behçet Necatigil Şiir Ödülü Dilsiz ve Çıplak kitabıyla

 

Melhi Cevdet ANDAY (1915-1936)

1915'te İstanbul’da doğdu. Ankara Gazi Lisesi'nden 1936'da mezun oldu. Oktay Rifat ve Orhan Veli okul arkadaşlarıydı. 1938'de sosyoloji öğrenimi için Belçika’ya gitti. İki yıl sonra II. Dünya Savaşı çıkınca zorunlu olarak yurda döndü. 1942’den başlayarak Ankara'da Milli Eğitim Bakanlığı Yayın Müdürlüğü’nde danışmanlık, Ankara Kitaplığı’nda memurluk, gazetecilik yaptı. Daha sonra İstanbul'a yerleşti. "Akşam", "Büyük Gazete", "Tanin" ve "Cumhuriyet" gazetelerinde fıkra yazarlığı, sanat sayfası yöneticiliği yaptı, denemeler yazdı. 1954’te başladığı İstanbul Belediye Konservatuvarı Tiyatro Bölümü fonetik-diksiyon öğretmenliğinden 1977'de emekli oldu. 1964-1969 arasında TRT Yönetim Kurulu üyeliğinde bulundu. 1979’da UNESCO Genel Merkezi Kültür Müşaviri olarak Paris’e gitti. "Ukde" adlı ilk şiiri 1936'da Varlık dergisinde çıktı. İlk şiirlerinde hececilerin biçim ve tema özelliklerini benimsedi. Gizemci denebilecek bir duyarlılıkla nesneleri sıralayan, çevresine çocuksu bir şaşkınlıkla bakan bu şiirlerin ayırıcı yanı, uyaklı yazılmalarına rağmen uyağa bağlı olmamaları. Orhan Veli ve Oktay Rifat'la ortak eserleri "Garip"teki (1941) şiirlerinde çocuksu şaşkınlığın bilince dönüştüğü, uyakların aşıldığı ve ölçünün kırıldığı görülür. Bu ilk dönem şiirlerinde yer yer Dadaizm'den etkiler hissedilir ama belirleyici değildir. Başlangıçta çocukluktan beri arkadaş olduğu Orhan Veli ve Oktay Rifat'la aynı şiir çizgisinde yürüdü. Ama Veli ve Rifat'tan "duygu" bakımından ayrıldı. Şiirlerinde duygu, düşünceyle gelişir, hatta düşünceyi hazırlar. Düşünce ögesi duygularını hep ayrıntıdan kotarır. "Telgrafhane" ve "Yan Yana" kitaplarındaki şiirlerle bu kez, toplum ve insan değerlerini savunan, kavgacı bir şiire yöneldiği dikkat çekti. Duyguya toplumu da eklediği bu dönem kitaplarından "Yan Yana" sakıncalı bulunup toplatıldı ama beraat etti. Lirizme karşı çıkmasına rağmen, toplumsal güçlüklerin içe akışı olarak gördüğü bu unsuru şiirlerinde kullanmaktan geri durmadı. 1960 sonrası şiirinde bu kez mitolojik unsurlar görülmeye başlandı. "Kolları Bağlı Odysseus" (1963) ile başlayan bu süreçte, Anadolu'daki eski Yunan kültürü ile yaşadığımız tarihsel ve güncel koşullar arasında bir metafor kurmayı istedi. 1975 sonrası eserlerinde yeni sorularla yeni arayışlara yönelmek isteyen bir şairin aynı zamanda bir filozofun ve halk ermişinin sesi duyulur. Mitologya serüvenine Doğu kültürleri unsurlarını da katmaya başlar. Şiirindeki bu gelişme denemeleri ve romanlarında da hissedilir.

ESERLERİ

ŞİİR:
Garip (Orhan Veli ve Oktay Rifat’la birlikte, 1941)
Rahatı Kaçan Ağaç (1946)
Telgrafhane (1952)
Yan Yana (1956)
Kolları Bağlı Odysseus (1963)
Göçebe Denizin Üstünde (1970)
Teknenin Ölümü (1975)
Sözcükler (eski kitaplardan derlenenler ve yeni şiirlerle, 1978)
Ölümsüzlük Ardında Gılgamış (1981)
Tanıdık Dünya (1984)
Güneşte (1989)
Yağmurun Altında (1995)

ROMAN:
Aylaklar 1965
Gizli Emir 1970
İsa’nın Güncesi 1974
Raziye 1975
Yağmurlu Sokak 1991
Meryem Gibi 1991

DENEME:
Doğu-Batı (1961)
Konuşarak (1964)
Yeni Tanrılar (1974)
Sosyalist Bir Dünya (1975)
Dilimiz Üstüne Konuşmalar (1975)
Maddecilik ve Ülkücülük (1977)
Paris Yazıları (1982)

TİYATRO:
İçerdekiler 1965
Mikado’nun Çöpleri 1967
Dört Oyun 1972

GEZİ:
Sovyet Rusya, Azerbaycan, Özbekistan, Bulgaristan, Macaristan (1965)

ÖDÜLLERİ

:
1967-68 İlhan İskender Armağanı Mikado’nun Çöpleri adlı oyunuyla
1970 TRT Sanat Ödülleri Roman Armağanı Gizli Emir adlı romanıyla
1973 TDK Çeviri Ödülü Tarjel Vesaas’dan çevirdiği Buz Sarayı romanıyla
1976 Yeditepe Şiir Armağanı Teknenin Ölümü şiir kitabıyla
1978 Sedat Simavi Vakfı Edebiyat Ödülü Sözcükler şiir kitabıyla
1981 İş Bankası Büyük Ödülü Ölümsüzlük Ardında Gılgamış şiir kitabıyla
ŞİİR:
Garip 1941 (Orhan Veli Kanık ve Melih Cevdet Anday'la)
Yaşayıp Ölmek Aşk ve Avarelik Üstüne Şiirler 1945
Güzelleme 1945
Aşağı Yukarı 1952
Karga ile Tilki 1954
Perçemli Sokak 1956
Aşık Merdiveni 1958
Elleri Var Özgürlüğün 1966
Şiirler 1969
Yeni Şiirler 1973
Çobanıl Şiirler 1976
Bir Cigara İçimi 1979
Elifli 1980
Denize Doğru Konuşma 1982
Dilsiz ve Çıplak 1984
Koca Bir Yaz 1987

La Fontaine (iki kitap, 1948 La Fontaine'den masallar)
Nesir Yazıları (1953, ölümünden sonra)
Denize Doğru (1970, Nesir Yazıları'nın ikinci basımı)
Edebiyat Dünyamız 1975
Sanat ve Edebiyat Dünyamız 1982
Bindiğimiz Dal 1982
:
Garip 1941
Garip (1945, kendi şiirleriyle yeniden düzenledi)
Vazgeçemediğim 1945
Destan Gibi 1946
Yenisi 1947
Karşı 1949
Nasrettin Hoca Hikayeleri 1949
Bütün Şiirleri 1951
ıÜüAma Orhan Veli’nin kendisi de kitabının ikinci basımında sanat anlayışını gözden geçirmek gereğini duyacaktır. Özellikle şiirsel gelenek, biçim konularında daha esnek bir tutuma girmiştir. Nitekim ikinci kitabı Vazgeçemediğim’den (1945) başlayarak şiirini değiştirdiği görülür. “Kimi şiirlerde akıl çizgisinden duygu çizgisine kayılır, mizah ve şaşırtma bırakılır, yer yer uyağa ve sıfata başvurulur, sözcük tekrarlarından, müzikten yararlanılır. Hepsinden önemlisi, halk şiirinin dil ve deyişine özenilir” (Asım Bezirci). En ilginç gelişme ise özdedir: Toplumcu şiire yaklaşır Orhan Veli de.

Yorum (yok) Yorum yaz!

DİKKAT TÜRKİYE ÇÖKÜYOR


29/11/2008 ·

Ünlü ekonomistten kabus gibi Türkiye analizi
‘Türkiye’yi izleyin, krizin en yoğun etkileri orada olacak’

Türkiye’de hükümetin krizi hafife aldığını ve önlem almakta geciktiğini söyleyen York Üniversitesi ekonomi profesörü David McNally, “Türkiye şu ana kadar krizden etkilenmedi. Ancak yüksek cari açığı nedeniyle en riskli ülkelerin başında geliyor. Yabancı sermaye akışı durursa felaket olur” dedi

Hükümetin global krizi hafife aldığı ve önlem almakta geciktiği eleştirilerine bir destek de York Ünivesitesi ekonomi profesörü David McNally’den geldi. “Ekonomik krizde Türkiye ve Güney Afrika’yı izleyin, krizin etkisinin en yoğun hissedileceği ülkeler bunlar” diyen McNally, yüksek cari açık rakamlarının bu ülkeleri kırılgan yaptığını belirtti.

BBC’ye konuşan McNally, Türkiye ve Güney Afrika’nın cari açıklarının diğer gelişmekte olan ülkelere oranla daha yüksek olduğunun altını çizerek “Yüksek cari açık nedeniyle Türkiye yabancı sermaye akışına ciddi bir şekilde ihtiyaç duyuyor demek. Dolayısıyla bu krizin herhangi bir noktasında, Türkiye’ye yabancı sermaye akışı aksarsa bu, ülke ekonomisi için bir felaket demek olur. Bu durumda özellikle para biriminin değeri olumsuz etkilenir. Şimdiden bu yaşanmaya başladı” dedi. Krizden tüm sektörlerin etkileneceğini kaydeden McNally, özellikle yabancı yatırıma ve ihracata dayalı sektörlerin krizden en ağır etkileneceklerin başında geleceğini söyledi.

Hükümet krizi hafife aldı

McNally, Türkiye’nin global krizin ilk aşamasını hafif atlattığını ancak güvende olmadığını vurgulayarak şunları söyledi: “Türkiye krizin şu aşamasına kadar İrlanda, İngiltere ya da ABD kadar etkilenmedi. Dolayısıyla, Türkiye krizin erken aşamalarının etkilerinden önemli ölçüde muaf kaldı şimdiye kadar. Kanada ekonomisi gibi, ağırlıklı olarak finansal olan krizin ilk aşamasının etkilerini daha az hasarla atlattılar ve bu nedenle güvende olduklarını düşündüler ama bence bu doğru değil. Çünkü uluslararası pazarların daraldığı, hatta çöktüğü bir aşamada (ki şu anda bu aşamadayız) uluslararası pazarlara ihracat yapma gereksinimi daha yüksek olan ülkeler krizden çok ciddi bir şekilde etkilenecekler ve işsizlik hızla ve çok ciddi bir şekilde yükselecek.”

Hükümetin krizi ilk aşamada hafife aldığının altını çizen McNally, IMF’nin ABD ve İngiltere gibi ülkelerde uygulanan ekonomik stratejinin tam tersini Türkiye’ye önereceğini belirtti. McNally, “IMF’yle yapılacak anlaşmanın ortaya koyduğu sorun, IMF’nin yardım karşılığı Türkiye’ye sunacağı talepler. IMF, Türkiye’ye aktaracağı paraları geri alabilmek için, kamu harcamalarında, devletin sunduğu hizmetlerde kısıntıya gidilmesini öngörüyor. Ancak ekonominin durgunluğa girdiği bir aşamada devletin de harcamalarını kısmasının resesyonu daha da kötü bir hale getirmekten başka bir etkisi olmaz” diye konuştu.

Dış ticaret açığı 10 ayda 63.4 milyar $’a çıktı

YIlIn ilk 10 ayında ihracat geçen yılının aynı dönemine göre yüzde 33.3 artarak 114 milyar 963 milyon, ithalat yüzde 29.9 artarak 178 milyar 408 milyon, dış ticaret açığı yüzde 24.2 büyüyerek 63 milyar 445 milyon dolara ulaştı. Ekim ayında geçen yılın aynı ayına göre yüzde 3.1 azalan ihracat 9 milyar 588 milyon dolar, ithalat yüzde 4.8 azalarak 14 milyar 883 milyon dolar düzeyinde gerçekleşti, 5 milyar 295 milyon dolar dış ticaret açığı verildi.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) Ekim ayı dış ticaret gerçekleşmelerini açıkladı. Buna göre, Ekim ayında ihracat geçen yılın aynı ayına göre yüzde 3.1 azalarak 9 milyar 588 milyon dolar, ithalat yüzde 4.8 azalarak 14 milyar 883 milyon dolar düzeyinde gerçekleşti. Dış ticaret açığı yüzde 7.6 azalarak 5 milyar 731 milyon dolardan 5 milyar 295 milyon dolara geriledi.

Yorum (yok) Yorum yaz!

THE ECONOMİST BU SEFER ERDOĞAN'I ÜZDÜ


28/11/2008 ·

Economist: Erdoğan otokratik ve gerçeklerden kopuk!





HAFTALIK 1 milyon tirajlı İngiliz ekonomi ve haber dergisi The Economist, Başbakan Erdoğan’ın, parti kapatma davası sonrasından günümüze kadar olan icraatlarını değerlendiren bir yazı kaleme aldı.
Economist dergisi, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın çizgisindeki değişimi irdelediği yazısında, bu değişimi kaygı verici bulduğunu kaydediyor ve şu tespitleri yapıyor:

HANGİ ERDOĞAN?

'Erdoğan'ın partisi Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmaktan kılpayı kurtulunca, soru hangi Erdoğan'ın öne çıkacağında düğümleniyordu. "İdeolojik davranmayan, pragmatist, cesur reformlarıyla 2005'te Avrupa Birliği'yle üyelik görüşmelerini başlatan Erdoğan mı?' 'Yoksa, her işe karışan ve AKP'ye İslamcı kökleri nedeniyle darbe vurmaya can atan askerleri, 2007'deki seçim zaferinin hemen ardından, türbanı üniversitelerde serbest bırakmaya çalışarak kışkırtan, dogmacı ve ani tepki gösteren Erdoğan mı?'

YANIT B ŞIKKI

Özellikle Güneydoğu'da tırmanan şiddet ve dünya ekonomisini sarsan küresel finansal kasırga sorunlarından ülkeyi korumak zorunda olduğu dikkate alındığında bu sorunun yanıtının aciliyet kazandığını savunan Economist, 'Endişe verici ama görünen o ki, Erdoğan için yanıt b şıkkı' diyor.

GERÇEKLERDEN KOPTU

Erdoğan'ın giderek daha otokratik ve gerçeklerden kopuk hale geldiğini savunan dergiye göre, parti içinde ve siyasi sistemde Erdoğan'ın karşısında güvenilir bir muhalefet bulunmaması da, Türkiye'nin durağan ve başıboş sürüklenmekte olan bir ülke görüntüsü vermesine neden oluyor, özellikle de AB üyeliğinden uzaklara.

Economist, Erdoğan'ın 'tuhaf' olarak nitelediği davranışlarına örnek olarak, son Washington ziyaretinde, 'nükleer silahlara sahip olanların, başkalarına nükleer silahlara sahip olmayın, deme hakkı bulunmadığı" sözlerini ve ülke içinde de daha keskin bir milliyetçi söylem kullanmasını gösteriyor. Derginin haberinde, 'Erdoğan ile sertlik yanlısı Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ arasında 'Erdoğan'ın, ordunun nüfuzunu zayıflatacak reformları dondurması karşılığında, partisinin yeni bir kapatma davasına hedef olmaması' yolunda bir anlaşma yapıldığı söylentilerinin bulunduğu da aktarılıyor.
Yeni anayasa çalışmalarının askıda olduğunu, yargısız infazlar ve polis işkencesinin arttığını ve Erdoğan'ın uzun zamandır ateşli destekçisi olan liberal aydınlar ve Avrupa Komisyonu'nun homurdanmaya başladıklarını kaydeden Economist, 'Erdoğan'ın yanıtı ise bazı başbakanlık muhabirlerinin akreditasyonlarını iptal etmek oldu. Bütün bunlar, Türkiye'nin AB'ye üyeliğini istemeyenlere cephane sağlıyor' diyor. Economist, ayrıca Erdoğan'ın seçim başarılarında ekonomik istikrarın rolünün altını çiziyor.

Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::